İzmir’de hazırlanan o alçakça suikastten sonra, bir gün bize Atatürk şu olayı anlatmıştı:
- Ziya Hurşit’in beni öldürmek için görevlendirdiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunlardan birini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum:
- Sen Mustafa Kemal’i öldürecekmişsin, öyle mi?
- Evet! dedi.
Ben gene sordum:
- Mustafa Kemal, ne yapmış ki onu öldürecektin?
- Fena bir adammış da… Memlekete çok fenalık yapmış!… Sonra, bize onu öldürmek için para da vereceklerdi!…
- Sen Mustafa Kemal’i tanıyor musun?
- Hayır!
- O halde, tanımadığın bir adamı, nasıl öldürecektin?…
- Geçerken işaret edecekler, “Mustafa Kemal, işte budur!” diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.
O zaman cebimden tabancamı çıkararak, kendisine uzattım:
- Mustafa Kemal benim!… Haydi, al eline tabancayı… Öldür!… dedim.
Adam, benden bu cevabı alınca, yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir müddet şaşkın yüzüme baktıktan sonra, diz üstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.
Black&White
Ne Mutlu Türküm Diyene
27 Temmuz 2011 Çarşamba
Bu Millete Uşaklığı Öğretemedim
İngiliz Kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:
- Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!… dedi.
Sonunda İngiliz sofra merasimini bilen bir kişiden öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular… Akşam Kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk’e dönerek:
- Sizi tebrik eder ve size teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim, diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral’a eğilerek:
- Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim, dedi. Bütün sofradakiler Atatürk’ün zekasına hayran oldular. Atatürk garsona da “görevine devam et” emrini verdi.
- Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!… dedi.
Sonunda İngiliz sofra merasimini bilen bir kişiden öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular… Akşam Kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk’e dönerek:
- Sizi tebrik eder ve size teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim, diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral’a eğilerek:
- Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim, dedi. Bütün sofradakiler Atatürk’ün zekasına hayran oldular. Atatürk garsona da “görevine devam et” emrini verdi.
Bulunur!
Kurtuluş Savaşı henüz başlıyordu. Ordu yoktu ve her taraftan vatanın bağrına giren düşmanlara karşı ancak gönüllü çetelerle savaş yapılıyordu.Milletvekilleri arasında bile, dövüşü göze alan, fakat ümitsizlikten kurtulamayanlar vardı.
Bir gün Büyük Millet Meclisi’nde vatanın kurtulması için neler yapılması gerektiği hakkında heyecanlı konuşmalar yapılıyordu. Milletvekillerinden biri, sözlerini büyük vatan şairi Namık Kemal’in şu beyti ile bitirdi:
Bir gün Büyük Millet Meclisi’nde vatanın kurtulması için neler yapılması gerektiği hakkında heyecanlı konuşmalar yapılıyordu. Milletvekillerinden biri, sözlerini büyük vatan şairi Namık Kemal’in şu beyti ile bitirdi:
“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?…”
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?…”
En büyük ve korkunç düşmanın, ümitsizlik olduğunu pek iyi bilen Atatürk bu beytin iki kelimesini değiştirerek, fakat veznini de bozmaksızın sert ve sarsılmayan bir sesle şu cevabı verdi:
“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!…”
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!…”
Türk Askeri
Bir gün Atatürk’e Türk askeri hakkında ne düşündüğünü sormuşlardı:
- Durun size bu konuda bir öykü anlatayım, diyen Atatürk, şu olayı anlatıyor:
- Yıldırım Orduları kumandanı idim. Liman von Sanders Paşa da o sırada kıtalarımızı teftişe gelmişti. Hastaneden yeni çıkmış bir eri de nasılsa bölüklerin arasına karıştırmışlardı. Von Sanders:
-Canım böyle adamları da niye buraya gönderirler? diye söylenerek hasta ve cılız eri göğsünden itti. Mehmetçik hemen yere yıkıldı.
Alman generali davasını ispatlamış olmanın gururu ile:
- İşte gördünüz ya, dedi. Düşmek için bahane arıyormuş…
O sırada Von Sanders’e bir azizlik yapmak aklıma geldi. Erin yanına sokularak:
- Ne kof şeymişsin sen, dedim. Dikkat etsene, seni yere yuvarlayan adam bizden değildi. Ne diye karşı durmadın. Şimdi yeniden yanına gelirse sıkı dur. Gücün yetiyorsa bir kakma da sen ona vur.
Sonra da Von Sanders’e dönerek:
-Sizin güçsüz sandığınız er, boş bulunduğu için yere yıkılmış. Türk askeri amir karşısında dünyanın en uysal askeri olur. Kendisine söyledim: “Hele gelsin bak, bir daha beni yere yıkabilir mi?”, diyor.
Von Sanders askerlerle şakalaşmasını severdi. Gülerek aynı askerin yanına geldi. Fakat eliyle dokunur dokunmaz, o güçsüz askerden göğsüne öyle bir kakma yedi ki, hemen sırtüstü yuvarlandı. Von Sanders Mehmetçik’in bu karşı koymasına kızmamış, bilakis Türk erine karşı hayranlığı artmıştı. O kadar ki yerden kalkınca ilk işi Türk erinin elini sıkmak oldu.
Atatürk:
-İşte Türk askeri budur, diyerek sözlerini bitirdi.
- Durun size bu konuda bir öykü anlatayım, diyen Atatürk, şu olayı anlatıyor:
- Yıldırım Orduları kumandanı idim. Liman von Sanders Paşa da o sırada kıtalarımızı teftişe gelmişti. Hastaneden yeni çıkmış bir eri de nasılsa bölüklerin arasına karıştırmışlardı. Von Sanders:
-Canım böyle adamları da niye buraya gönderirler? diye söylenerek hasta ve cılız eri göğsünden itti. Mehmetçik hemen yere yıkıldı.
Alman generali davasını ispatlamış olmanın gururu ile:
- İşte gördünüz ya, dedi. Düşmek için bahane arıyormuş…
O sırada Von Sanders’e bir azizlik yapmak aklıma geldi. Erin yanına sokularak:
- Ne kof şeymişsin sen, dedim. Dikkat etsene, seni yere yuvarlayan adam bizden değildi. Ne diye karşı durmadın. Şimdi yeniden yanına gelirse sıkı dur. Gücün yetiyorsa bir kakma da sen ona vur.
Sonra da Von Sanders’e dönerek:
-Sizin güçsüz sandığınız er, boş bulunduğu için yere yıkılmış. Türk askeri amir karşısında dünyanın en uysal askeri olur. Kendisine söyledim: “Hele gelsin bak, bir daha beni yere yıkabilir mi?”, diyor.
Von Sanders askerlerle şakalaşmasını severdi. Gülerek aynı askerin yanına geldi. Fakat eliyle dokunur dokunmaz, o güçsüz askerden göğsüne öyle bir kakma yedi ki, hemen sırtüstü yuvarlandı. Von Sanders Mehmetçik’in bu karşı koymasına kızmamış, bilakis Türk erine karşı hayranlığı artmıştı. O kadar ki yerden kalkınca ilk işi Türk erinin elini sıkmak oldu.
Atatürk:
-İşte Türk askeri budur, diyerek sözlerini bitirdi.
26 Temmuz 2011 Salı
Atatürk’ün Kehanetleri
Atatürk’ün büyük bir önsezi yeteneği olduğunu, 1932 yılında Amerikalı general Mc Arthur ile yaptığı görüşmede kendisine:
-Almanlar kendilerini siyasi bir akıma kaptırırlarsa 1940-1945 yılları arasında savaşırlar.Bu savaş çok kanlı olur, ancak Amerika müdahale ederse biter, bu savaşın esas galibi ise Rusya olur, dediğini,
1907 yılında bu günkü Türkiye haritasının nerede ise (Musul ve Kerkük hariç) aynısını çizdiğini, Çanakkale Savaşı’ndan 2 ay önce İngiliz ve Fransızların saldıracakları noktayı söylediğini, 1936 yılında
-60 yıl sonra Rusya 60 parça olacak, dediğini, biliyor muydunuz?
-Almanlar kendilerini siyasi bir akıma kaptırırlarsa 1940-1945 yılları arasında savaşırlar.Bu savaş çok kanlı olur, ancak Amerika müdahale ederse biter, bu savaşın esas galibi ise Rusya olur, dediğini,
1907 yılında bu günkü Türkiye haritasının nerede ise (Musul ve Kerkük hariç) aynısını çizdiğini, Çanakkale Savaşı’ndan 2 ay önce İngiliz ve Fransızların saldıracakları noktayı söylediğini, 1936 yılında
-60 yıl sonra Rusya 60 parça olacak, dediğini, biliyor muydunuz?
Çanakkale’nin Ruhu
Mustafa Kemal ATATÜRK, Çanakkale Savaşlarında Türk askerinin manevi gücünü ve kahramanlığını şöyle dile getirmiştir:
-Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz. Yalnız size Bomba Sırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler onların yerini alıyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okumak bilenler Kuran-ı Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Muharebeleri’ni kazandıran bu yüksek ruhtur.
-Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz. Yalnız size Bomba Sırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler onların yerini alıyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okumak bilenler Kuran-ı Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Muharebeleri’ni kazandıran bu yüksek ruhtur.
Hey gidi Koca Yavuz hey!
Kutsal toprakların huzuru kavuşturulması için düzenlenen bu sefer sırasında götürülen para yetmediği için bir bezirgandan borç alınmıştı. Defterdar, bezirgana teşekkür ettikten sonra bir arzusunun olup olmadığını sordu ve şu cevabı aldı:
“- Verdiğim altmış bin altını istemem; hazineye kalsın. Yalnız, bunun yerine oğluma günde iki akçe ile orduda cebecilik verilsin!”
Defterdar bezirganın bu isteğini Padişaha iletince Yavuz Sultan Selim öfkelendi ve şöyle haykırdı:
“- Böyle kanunsuz bir teklif getirdiğin için seni ve o bezirganı katlederdim ama, el – alem, “Mekke ve Medine fatihi olan Sultan Selim bir bezirganın malına tamah ettiği için bezirganı ve defterdarını öldürttü’ derler. Bundan kaçınırım. Tek elden bezirganın parasını verin ve bana bir daha böyle kanuna uymaz işler getirmeyin!”
Bütün bunlaardan sonra, “Hey gidi koca Yavuz bey!” demekten kendimizi alamıyor; bir vesileyle yazdığımız sözü tekrar ediyoruz: “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana kıssalar da hisseler de az!..”
“- Verdiğim altmış bin altını istemem; hazineye kalsın. Yalnız, bunun yerine oğluma günde iki akçe ile orduda cebecilik verilsin!”
Defterdar bezirganın bu isteğini Padişaha iletince Yavuz Sultan Selim öfkelendi ve şöyle haykırdı:
“- Böyle kanunsuz bir teklif getirdiğin için seni ve o bezirganı katlederdim ama, el – alem, “Mekke ve Medine fatihi olan Sultan Selim bir bezirganın malına tamah ettiği için bezirganı ve defterdarını öldürttü’ derler. Bundan kaçınırım. Tek elden bezirganın parasını verin ve bana bir daha böyle kanuna uymaz işler getirmeyin!”
Bütün bunlaardan sonra, “Hey gidi koca Yavuz bey!” demekten kendimizi alamıyor; bir vesileyle yazdığımız sözü tekrar ediyoruz: “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana kıssalar da hisseler de az!..”
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)