shopping_468x60

hürriyet

27 Temmuz 2011 Çarşamba

Atatürk İle Suikastçisi

İzmir’de hazırlanan o alçakça suikastten sonra, bir gün bize Atatürk şu olayı anlatmıştı:
- Ziya Hurşit’in beni öldürmek için görevlendirdiği iki zavallı vardı. Sorguları yapıldıktan sonra bunlardan birini yanıma çağırdım. Odada kimse yoktu. Kendisine sordum:
- Sen Mustafa Kemal’i öldürecekmişsin, öyle mi?
- Evet! dedi.
Ben gene sordum:
- Mustafa Kemal, ne yapmış ki onu öldürecektin?
- Fena bir adammış da… Memlekete çok fenalık yapmış!… Sonra, bize onu öldürmek için para da vereceklerdi!…
- Sen Mustafa Kemal’i tanıyor musun?
- Hayır!
- O halde, tanımadığın bir adamı, nasıl öldürecektin?…
- Geçerken işaret edecekler, “Mustafa Kemal, işte budur!” diyeceklerdi. Biz de öldürecektik.
O zaman cebimden tabancamı çıkararak, kendisine uzattım:
- Mustafa Kemal benim!… Haydi, al eline tabancayı… Öldür!… dedim.
Adam, benden bu cevabı alınca, yıldırımla vurulmuş gibi oldu. Bir müddet şaşkın yüzüme baktıktan sonra, diz üstü kapanarak hüngür hüngür ağlamaya başladı.

Bu Millete Uşaklığı Öğretemedim

İngiliz Kralı VIII. Edward İstanbul’a Atatürk’ü ziyarete geldiği zaman, Atatürk kendisine bir akşam ziyafeti vermişti. Ziyafetten önce:
- Bana İngiltere sarayında verilen ziyafetler ne şekilde olur, onu bilen birisini yahut bir aşçı bulunuz!… dedi.
Sonunda İngiliz sofra merasimini bilen bir kişiden öğrenerek sofrayı o şekilde düzene koydular… Akşam Kral sofraya oturunca kendisini kral sarayında zannederek memnun oldu. Atatürk’e dönerek:
- Sizi tebrik eder ve size teşekkür ederim. Kendimi İngiltere’de zannettim, diyerek memnuniyetini bildirdi.
Sofraya hep Türk garsonlar hizmet etmekte idi. Bunlardan bir tanesi heyecanlanarak, elindeki büyük bir tabakla birdenbire yere yuvarlandı. Yemekler de halılara dağıldı. Misafirler utançlarından kıpkırmızı kesildiler. Fakat Atatürk Kral’a eğilerek:
- Bu millete her şeyi öğrettim, fakat uşaklığı öğretemedim, dedi. Bütün sofradakiler Atatürk’ün zekasına hayran oldular. Atatürk garsona da “görevine devam et” emrini verdi.

Bulunur!

Kurtuluş Savaşı henüz başlıyordu. Ordu yoktu ve her taraftan vatanın bağrına giren düşmanlara karşı ancak gönüllü çetelerle savaş yapılıyordu.Milletvekilleri arasında bile, dövüşü göze alan, fakat ümitsizlikten kurtulamayanlar vardı.
Bir gün Büyük Millet Meclisi’nde vatanın kurtulması için neler yapılması gerektiği hakkında heyecanlı konuşmalar yapılıyordu. Milletvekillerinden biri, sözlerini büyük vatan şairi Namık Kemal’in şu beyti ile bitirdi:
“Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini
Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini?…”
En büyük ve korkunç düşmanın, ümitsizlik olduğunu pek iyi bilen Atatürk bu beytin iki kelimesini değiştirerek, fakat veznini de bozmaksızın sert ve sarsılmayan bir sesle şu cevabı verdi:
“Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini,
Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini!…”

Türk Askeri

Bir gün Atatürk’e Türk askeri hakkında ne düşündüğünü sormuşlardı:
- Durun size bu konuda bir öykü anlatayım, diyen Atatürk, şu olayı anlatıyor:
- Yıldırım Orduları kumandanı idim. Liman von Sanders Paşa da o sırada kıtalarımızı teftişe gelmişti. Hastaneden yeni çıkmış bir eri de nasılsa bölüklerin arasına karıştırmışlardı. Von Sanders:
-Canım böyle adamları da niye buraya gönderirler? diye söylenerek hasta ve cılız eri göğsünden itti. Mehmetçik hemen yere yıkıldı.
Alman generali davasını ispatlamış olmanın gururu ile:
- İşte gördünüz ya, dedi. Düşmek için bahane arıyormuş…
O sırada Von Sanders’e bir azizlik yapmak aklıma geldi. Erin yanına sokularak:
- Ne kof şeymişsin sen, dedim. Dikkat etsene, seni yere yuvarlayan adam bizden değildi. Ne diye karşı durmadın. Şimdi yeniden yanına gelirse sıkı dur. Gücün yetiyorsa bir kakma da sen ona vur.
Sonra da Von Sanders’e dönerek:
-Sizin güçsüz sandığınız er, boş bulunduğu için yere yıkılmış. Türk askeri amir karşısında dünyanın en uysal askeri olur. Kendisine söyledim: “Hele gelsin bak, bir daha beni yere yıkabilir mi?”, diyor.
Von Sanders askerlerle şakalaşmasını severdi. Gülerek aynı askerin yanına geldi. Fakat eliyle dokunur dokunmaz, o güçsüz askerden göğsüne öyle bir kakma yedi ki, hemen sırtüstü yuvarlandı. Von Sanders Mehmetçik’in bu karşı koymasına kızmamış, bilakis Türk erine karşı hayranlığı artmıştı. O kadar ki yerden kalkınca ilk işi Türk erinin elini sıkmak oldu.
Atatürk:
-İşte Türk askeri budur, diyerek sözlerini bitirdi.

26 Temmuz 2011 Salı

Atatürk’ün Kehanetleri

Atatürk’ün büyük bir önsezi yeteneği olduğunu, 1932 yılında Amerikalı general Mc Arthur ile yaptığı görüşmede kendisine:
-Almanlar kendilerini siyasi bir akıma kaptırırlarsa 1940-1945 yılları arasında savaşırlar.Bu savaş çok kanlı olur, ancak Amerika müdahale ederse biter, bu savaşın esas galibi ise Rusya olur, dediğini,
1907 yılında bu günkü Türkiye haritasının nerede ise (Musul ve Kerkük hariç) aynısını çizdiğini, Çanakkale Savaşı’ndan 2 ay önce İngiliz ve Fransızların saldıracakları noktayı söylediğini, 1936 yılında
-60 yıl sonra Rusya 60 parça olacak, dediğini, biliyor muydunuz?
 

Çanakkale’nin Ruhu

Mustafa Kemal ATATÜRK, Çanakkale Savaşlarında Türk askerinin manevi gücünü ve kahramanlığını şöyle dile getirmiştir: 
-Biz kişisel kahramanlıklarla uğraşmıyoruz. Yalnız size Bomba Sırtı olayını anlatmadan geçemeyeceğim. Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz metre, yani ölüm muhakkak… Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler onların yerini alıyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz? Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor. Sarsılmak yok. Okumak bilenler Kuran-ı Kerim okuyor ve Cennet’e gitmeye hazırlanıyor. Bilmeyenler kelime-i şehadet çekerek yürüyorlar. İşte bu Türk askerindeki ruh kuvvetini gösteren hayret ve tebrike değer bir örnektir. Emin olmalısınız ki Çanakkale Muharebeleri’ni kazandıran bu yüksek ruhtur.

Hey gidi Koca Yavuz hey!

Kutsal toprakların huzuru kavuşturulması için düzenlenen bu sefer sırasında götürülen para yetmediği için bir bezirgandan borç alınmıştı. Defterdar, bezirgana teşekkür ettikten sonra bir arzusunun olup olmadığını sordu ve şu cevabı aldı: 
“- Verdiğim altmış bin altını istemem; hazineye kalsın. Yalnız, bunun yerine oğluma günde iki akçe ile orduda cebecilik verilsin!”
Defterdar bezirganın bu isteğini Padişaha iletince Yavuz Sultan Selim öfkelendi ve şöyle haykırdı:
“- Böyle kanunsuz bir teklif getirdiğin için seni ve o bezirganı katlederdim ama, el – alem, “Mekke ve Medine fatihi olan Sultan Selim bir bezirganın malına tamah ettiği için bezirganı ve defterdarını öldürttü’ derler. Bundan kaçınırım. Tek elden bezirganın parasını verin ve bana bir daha böyle kanuna uymaz işler getirmeyin!”
Bütün bunlaardan sonra, “Hey gidi koca Yavuz bey!” demekten kendimizi alamıyor; bir vesileyle yazdığımız sözü tekrar ediyoruz: “Anlayana sivrisinek saz, anlamayana kıssalar da hisseler de az!..”

Mısır Mucizesi

Mısır seferine gidilirken ordunun korkunç Sina Çölü’nden geçmesi gerekiyordu. Kum fırtınalarının etrafı kasıp kavurduğu, gündüzleri dayanılmaz sıcaklara sahne olurken geceleri dondurucu soğukları davet eden bu çölü dünyada hiç bir ordu geçememişti. Yavuz Sultan Selim ordusuna moral verici sözler söyledikten sonra atını çöle sürdü. 
Herkes yanındaki suyu idareli kullanıyor, namazlar teyemmüm yapılarak kılınıyordu. Yolculuk böyle sürüp giderken Yavuz Sultan Selim’in bir ara atından indiği ve saygılı bir halde yaya olarak yürüdüğü görüldü. Herkes şaşırmıştı ama, kimse sebebini soramıyordu. Padişahın hiç yanından ayırmadığı Hasan Can durumu öğrenmekte gecikmedi.
Padişah O’na şunları söylemişti:
“İki cihan sultanı Peygamber Efendimiz önümüzde yaya olarak yürürlerken biz nasıl
at üstünde olabiliriz Hasan Can?” 

Bir Yavuz Geçti Bu Dünyadan

Osmanlı ordusu Mısır seferine giderken haliyle bağlık – bahçelik yerlerden geçiliyordu. Salkım üzümler, olgunlaşmış elmalar, armutlar ve daha türlü türlü meyveler vardı. 
Ordu Gebze yakınlarında konakladığı zaman, Yavuz Sultan Selim’in içine bir şüphe düştü: “Acaba askerim sahibinden izinsiz üzüm ve elma koparmış olabilir mi?” diye düşünüyordu. Hemen Yeniçeri Ağası’nı çağırdı ve durumun araştırılmasını emretti.
Heybeler – torbalar araştırıldı, iyice soruldu ama, asker üzerinde hiç bir iz bulunamadı. Yeniçeri Ağası gelip durumu söylediğinde Padişah rahatlamıştı. El açıp dua etti:
“Ey Allah’ım!.. Bana haram yemeyen bir ordu ihsan ettiğin için Sana şükürler olsun.”
Sonra Yeniçeri Ağası’na dönüp şunları söyledi:
“Eğer askerlerim içinde bir tek kimse sahibinden izinsiz bir meyve koparıp yese idi, Mısır seferinden vazgeçerdim. Çünkü ağa, haram yiten bir ordu ile beldelerin fethi mümkün olamaz!..”

Niçin Savaşırız

Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi’nden başarılı dönmüştü. Bütün halk toplanmış
onu şehre girerken alkışlamak için sabırsızlanıyordu. Ama Padişah, gece olmadan şehre girmek istemiyordu. Bunun sebebini herkes merak ettiği halde hiç kimse sormaya cesaret edemiyordu. 
Sonunda büyük alimlerden olan İbni Kemal:
“Padişahım, bir maruzatım var,” dedi.
Padişahın:
“Efendi, ne istediğin varsa hiç çekinmeden söyle,” demesi üzerine İbni Kemal cevabı merak edilen soruyu şöyle sordu:
“Askerler merakta, bütün halk sokağa dökülmüş, sizi alkışlamayı beklerken siz hala şehre girmezsiniz. Bunun sebebi hikmeti nedir?”
Yavuz şu şahane cevabı verdi:
“Efendi, sen bizi hala tanıyamadın mı? Biz; şan, şöhret ve alkış toplamak için değil,
Allah rızasını kazanmak için savaşırız

Gözdağı

Mudanya Ateşkes Anlaşması’nın yapıldığı Mudanya Konferansı’nda Türkiye’yi İsmet İnönü temsil etmişti. Konferansta her ülkenin söyleyecekleri için belli bir zaman belirlenmişti. Her ülke konuşmaya başladığında İnönü saatine bakıp geçen zamanı takip ediyordu, bütün ülkeler konuşmalarını zaman sınırını aşmış olarak bitirdiler. Sıra İnönü’deydi, o zamanların İngiltere başkanı Churchill ona ayrılan zamanı hatırlattı. Bu duruma sinirlenen İnönü saatini masaya koyarak:
-Ben de tüm devletler kadar konuşacağım, dedi.
Buna karşı çıkan Churchill’e ayağındaki savaş botlarını göstererek:
-Biz savaşa her zaman hazırız, diyerek Türkiye’yi en güzel şekilde temsil etmiştir…

Atatürk’ün cevap veremediği tek insan..


Tarihimiz sayısız savaşlarla doludur. Biz bu savaşlardan baş kaldırıp ne memleketi imar edebilmiş, ne de kendimiz refaha kavuşmuşuzdur. Bunun sebebi, bizim suçumuz olduğu kadar düşmanlarımızın da suçudur. Çünkü başta Ruslar olmak üzere düşmanlarımız hep şöyle düşünürlerdi:
-Türklere rahat vermemeli ki, başka sahalarda ilerleyemesinler…
Bunun için de sık sık başımıza belalar çıkarırlar, savaşlar açarlar, Balkan milletlerini “İstiklal” diye kışkırtırlardı.
Biz böyle durmadan savaşırken de o zamanlar askere alınmayan gayri müslimler zenginleşirlerdi.
Onların neden zengin, bizim neden fakir kaldığımızı bir köylü, Atatürk’e verdiği kısa bir cevap ile çok güzel açıklamıştır.
Atatürk, Mersin’e yaptığı seyahatlerden birinde, şehirde gördüğü büyük binaları işaret ederek sormuş:
-Bu köşk kimin?
-Kirkor’un…
-Ya şu koca bina?
-Yargo’nun…
-Ya şu?
-Salomon’un…
Atatürk biraz sinirlenerek sormuş:
-Onlar bu binaları yaparken ya siz nerede idiniz? Toplananların arkalarında bir köylünün sesi duyulur:
-Biz mi nerede idik? Biz Yemen’de, Tuna Boyları’nda, Balkanlar’da, Arnavutluk Dağlarında, Kafkaslar’da, Çanakkale’de, Sakarya’da savaşıyorduk paşam…
Atatürk bu anısını naklederken:
-Hayatımda cevap veremediğim tek insan bu ak sakallı ihtiyar olmuştur, der dururdu….

31 Ocak 2011 Pazartesi

Türk Tarihinde Milli Zaaflarımız

ZAAFLARIMIZ

Türkler düşmanlarını yenmiş fakat zaaflarına yenilmişlerdir. Tarihte büyük devletler kurmuş fakat onları yaşatamamışlardır. Gerileme, çöküntü ve esaretler hep kendi zaaflarından kaynaklanmıştır. Viyana'ya kadar gitmiş ama Sakarya'ya kadar da geri çekilmişlerdir. Preveze varsa, İnebahtı da vardır. Bağımsız Türk devletleri de gerçektir, esir Türkler de. Zaferlerimizin kaynağı hasletlerimizse, mağlubiyetlerimizin kaynağı da zaaflarımızdır.

Hakikaten Türkiye bir senaryolar ülkesidir. Senaryolar her şeyi komplo teorileri ile izah etmektedir. Buna göre; Türkiye dışarıdan idare edilmektedir. Bütün olumsuzluklar mutlaka dış mihraklıdır. Yahudi veya Amerikan oyunudur. Oysa bizi yenmek için senaryoya, oyuna gerek yoktur. Sadece zaaflarımızdan istifade etmek yeterlidir. Bütün suçu düşmana yükleyerek zaaflarımızın üstünü örtmekte, kendi kendimizi kandırmaktayız. Vakit kaybetmeden milli bünyemizi kemiren zaaflarımızı bir bir tespit ve tedavi etmeliyiz.

Sizler için zaafiyetlerimizi bir liste yaptık. Hepimiz beraber bu zaaflarımızı çözerek büyük hedeflere ulaşabiliriz.

KAVMİYETÇİLİK (Kardeş kavgası)

Türkler kavmiyetçi boy yapısını esas alan altı ve göçebe bir millettir. Büyük devletler kurulmasında mühim bir rol oynayan teşkilatçı boy yapısı, inkiraz dönemlerinde tersine işleyerek devletin yıkılmasına ve anayurdun esarete düşmesine sebep olmuştur. Hakikaten Hun, Göktürk, Uygur, Gazneli, Karahanlı, Selçuklu, Altınordu ve diğer Türk devletlerinin yıkılmasının en önemli sebebi kavmiyetçi boy yapısıdır.

Bilindiği gibi Kösedağ, Ankara ve Çaldıran Savaşları kavmiyetçi boy yapısı yüzünden çıkmış, bu savaşlar doğu ve batı Türklüğü’nün arası açmıştır. Timur Osmanlı ve Altınordu devletlerini yıkarak Türk Birliği kurmayı amaçlamış olabilir. Belki de Osmanlı ve Altınorduya ard arda indirdiği darbelerle Türklerin daha batıya giderek oralarda erimesini önlemiştir. Fakat bu sayede Avrupa Türk kıskacından kurtulmuş ve Rusluk tarihte ilk defa devlet kurabilmiştir. Anadolu Türklüğü sırf bu yüzden Türkistanla ilgisini kesmiş, Kırım ve Kafkasyadan öteye geçmemiştir. 250 yıllık Osmanlı-Rus tarihinin tam 50 yılı savaşlarla geçmiş İsveç, Lehistan ve akla gelen her şey için mutlaka savaşılmış, fakat Türkistanın istilasına seyirci kalınmıştır. Kavmiyetçiliğin mantığı işte budur.

Eğer Osmanlı cihan İmparatorluğunu haçlı seferlerini önlemese, Viyanayı kuşatmasa, Avrupanın husumetini üzerimize çekmeseydi; Cezayire, Yemene değil, Kazakistana, Moğolistana yönelseydi; Türkistanı ihmal etmese, anayurtla ilgisi hiç kesmeseydi; Türk Birliğini kolayca gerçekleştirir, hiç zayiat vermeden imparatorluktan milli devlete geçerdi. Kendi milletine dayandığı için hiç parçalanamaz, tarih sahnesinden silinmezdi.

Kavmiyetçilik yüzünden Viyana kuşatması bozguna dönüşmüştür. Kavmiyetçilik yüzünden Kırımda bir vatan kaybedilmiştir. Kavmiyetçilik yüzünden Türkistan rakip Hanlıklara bölünmüş, Rus istilasına karşı işbirliği kurulamamıştır. Kavmiyetçilik gütmek zaaftan öte bir ihanettir.

Bugün Bağımsız Türk devletlerinin sayısı yedidir. Türklerin devlet kurma vasfı yeniden ortaya çıkmıştır. Halen bağımsızlığını kazanmak üzere olan Türk toplulukları bulunmaktadır. Fakat ne yazık ki yeni Türk devletleri de yine köhne boy yapısına göre kurulmaktadır. Bu durum insana ürperti vermektedir. Çünkü tarihteki Türk devletleri birbiri ile savaşmış ve daima birbirini yıkmıştır. Bu konuda bazen düşmanla alçakça işbirliği dahi yapılmıştır.

Türkler tarihten gerekli dersi almalı, tarih bir daha tekerrür etmemelidir. Bu tür felaketler bir daha yaşanmamalıdır. Türk birliğinin yolu asla fetih olmamalıdır. Türk devletlerinin birbirini yok etmesi değişmez kaderimiz olmamalıdır. Türklerin siyasi birliği barış ve kardeşlik temeline oturmalıdır. Kavmiyetçi boy yapısı milli bünyede eritilmelidir. Kavimler üstü Türk birliği kurulmalıdır.
GÖÇEBELİK

Büyük Türk medeniyeti at ve demire dayanmasına rağmen at ile demir arasında iyi bir denge kurulamamıştır. At daima demir arasında iyi bir denge kurulamamıştır. At daima demire tercih edilmiş, demir hep ikinci planda kalmıştır. Devamlı at sırtında dolaşılmış, yerleşik hayata çok geç geçilmiştir. Tarih boyunca devam eden göçlerin tek sebebi kuraklık değildir. Türkler temelde atlı ve göçebe bir millettir.

Göçlerin tehlikesini ilk önce Bilge Kağan sezmiş ve “Türk Milleti Ötükeni terk edersen öleceksin” diyerek milletimizi ikaz etmiştir. Anayurt devamlı göç vermiş, her giden gittiği yerlerde kalmış ya da daha uzaklara göçmüş, Anayurda geri dönen olmamıştır. Büyük göç dalgaları ile Anayurt boşalmış, zayıflamış ve esarete düşmüştür. Ötükenin yeri dahi unutulmuştur.

Çin, Hindistan, Ortadoğu, Balkanlar ve doğu Avrupaya hükmeden Türkler zamanla yerli halk içinde erimiştir. Bilge Kağanın dediği gibi Ötükeni terk edenler gerçekten ölmüştür. Osmanlının enkazından Türkiye Cumhuriyeti çıkarılmasaydı, Batı Türklüğü de belki tamamen eriyecek ve Anadolu yeni bir Ötüken olacaktı.

Göç veren iller geri kalırken, göç alanlar hızlı bir şekilde kalkınmaktadır. Göçmen beraberinde yeni sanat, ticaret ve ziraat usülleri de getirmektedir. Çankırı göç verdiği için geri kalmış, Eskişehir ve Bursa göç aldığı için kalkınmıştır.

Eski hızını kaybetmekte birlikte göçler bugün de devam etmektedir. Yaylaya, şehre, yurtdışına göçülmektedir. Yazları Tekir yaylasına göçen Çukurovalı bilinç altındaki göçmenlik ruhunu tatmin etmektedir. Avustralyaya giden Sivaslı işçinin tek amacı ekmek parası olamaz. Göçmek ve bütün dünyaya dağılmak bizim tehlikeli bir zaafımızdır.
YARIM HAKİMİYET

Türkler bütün dünyaya hükmetmiş fakat daima yarın bir hakimiyet kurmuşlardır. Kendi dil ve kültürlerini yerli halka empoze etmemiş, hiçbir milleti milli bünyede eritmeyi düşünmemişlerdir. Henüz klanlaşma dönemini aşamamış toplulukları bile bin senede eritememişlerdir. Hatta gittikçe bizden uzaklaşan Bulgar ve Macarlar gibi Türk ve Turani kavmileri dahi beş yüz sene idare ettikleri halde sadece İslama davetle yetinmiş, yeniden Türklüğe kazanmamışlardır. Türk kültürü tarihinin hiçbir döneminde hakim kültür olamamıştır. Kılıç hakimiyeti kültür hakimiyeti ile tamamlanamamıştır.

İngilizler koskoca Amerika ve Avustralya kıtalarını yerli halkları imha ederek fethetmiş, soykırımdan arta kalanları da İngiliz dil, din ve kültürü içinde eritmişlerdir. Her savaşta sömürge askerlerini kullanmış, her sömürgeyi bir önceki sömürgelerinden topladığı askerlere fethettirmişlerdir. İngiliz subayları savaşı cephe gerisinden sevk ve idare etmiş, zavallı sömürge askerlerini en ön saflara sürmüş, hücum üstüne hücum ettirerek kırdırmıştır. Sömürge ülkelerini soyup soğana çevirmiş, onları iliklerine kadar emmiştir. Bütün değerli madenlerini, hammaddelerini, hatta insanlarını bile bir zil, bir düdük yada boncuğa karşılık İngiltereye taşınmıştır. Zaten sanayi inkılabının temelinde yatan asıl gerçek de budur. Buna rağmen eski İngiliz sömürgeleri “İngiliz Milletler Topluluğuna” girmiştir. Hindistan ya da Ugandanın İngiliz milletiyle uzaktan yakından hiçbir alakası yoktur. Onları İngiltereye bağlayan yegane güç İngiliz dil ve kültürüdür.

Türkler ise hakim oldukları yerli halk içinde erimiştir. Sanat ve ticaret hayatı azınlıklara bırakılmıştır. Hıristiyan teba risk nedeniyle, Araplar da kavmi necip zannedildiğinden askerlikten muaf tutulmuştur. Her savaşta çok fazla şehit verilmiş, her defasında savunmasına kadar gelip dayanınca yeterli kan güçlükle temin edilebilmiştir. Anadolu fakir zaruret içinde kıvranırken, Anadoludan kazanılanlar bile diyarlara harcanmıştır. Balkanlar baştan başa imar edilmiş, Hicaza demiryolu döşenmiştir.

Arap dünyası Suriye halkına Arap olmayan Arap anlamında müstearap demektedir. Hakikaten Suriye halkı kan itibariyle Araptan çok Türktür. Suriye Anadoludan önce fethedilmiş ve 1918 yılına kadar aralıksız Türk hakimiyetinde kalmıştır. Kuzey Afrikalı Berberiler de Arap değildir. Onları da Arap yapan Arap dil, din ve kültürüdür. Bulgarlar imparatorluk kurmuş bir Türk boyudur. Onları da Slavlaştıran tek unsur yine kültürüdür. Suriye ve Bulgaristandaki Türk iskanı Türk dil, din ve kültürü ile pekiştirilseydi, toprak mülkiyeti, sanat ve ticaret hayatı sadece Türklere bırakılsaydı, bugün Suriye ve Bulgaristan olur muydu? Baş belası Kürt, Ermeni ve Rumların adını kim hatırlayabilirdi? Fetihler başka milletlere yeni vatanlar, dost ve müttefikler kazandırırken bize sadece düşmanlara mal olmuştur. Türkleştirilemeyen toprak vatan değil yurttur. Osmanlı döneminde olduğu gibi Memalik-i Osmaniyedir. Oradaki hakimiyet tam değil yarımdır. Er ya da geç elimizden çıkacaktır. Bundan daha büyük bir zaaf olur muydu?
NÜFUS YETERSİZLİĞİ

Büyük Türk coğrafyasında km2’ye sadece 13-15 kişi düşmektedir. Bu nüfus yoğunluğu muazzam coğrafyaya oranla çok düşüktür. Türk ülkelerinin ekonomik potansiyeli bir milyar insanı rahatlıkla besleyebilecek kapasitededir. Yerli sanayinin gelişmesi iç pazarın büyüklüğüne yani nüfusa bağlıdır. Geleceğimizin ve milli güvenliğimizin en önemi teminatı da yine nüfustur.

Türklerin nüfus artış oranı yetersizdir. Türk anası fazla doğurgan değildir. Nüfus planlaması zaten düşük olan bu oranı daha da düşürmüştür. Gelir seviyesi yüksek olan ailelerin çocuk sayısı bir veya ikidir. Bebek ve anne ölümleri fazla, yaş ortalaması düşüktür. Yabancı ülkelere giden Türkler birkaç nesilden sonra orada erimektedir. Netice itibariyle Türk nüfusu çok yavaş bir şekilde artmaktadır.

Nüfus artış hızının düşük olması milletimizin bir zaafıdır. Türk devletleri aile yada nüfus planlamasını yasaklamalı, nüfus artışını teşvik etmelidir. Geleceğin Biruni, İbni Sina veya Mimar Sinanlarının doğumu önlenmemelidir. Hem cephede şehit düşenle ana rahminde katledilen Türkün ne farkı vardır? Mahşer günü Peygamber efendimiz ümmetinin çokluğu ile öğünmeyecek midir? Diğer taraftan nüfusun sayısı kadar niteliği de önemlidir. Kalkınmanın anahtarı eğitilmiş insan gücüdür.

Dünyanın en zengin ülkeleri olan İsveç, İsviçre ve Kuveyt uluslar arası alanda dikkate alınmazken, karnını bile doyuramayan Çin birbuçuk milyara yaklaşan nüfusu ile büyük devlet muamelesi görmektedir. Bu sayede Birleşmiş Milletlerin beş daimi üyesinden biri olmuştur. Fazla nüfusun tehlike arzettiği ve gerçekten nüfus planlaması yapılması gereken ülkeler de onlardır.

AZINLIKLAR

Çok zorlandığım bir konu “Azınlıklar”dır. Yanlışlarım varsa sizin görüş ve fikirlerinizi (hatta eleştirilerini de) ele alarak hemen değiştir ve düzeltebiliriz. Aslında hoşgörü milletimizin çok önemli hasletlerinden biridir. Uzun ömürlü devletin sırlarından birisi de azınlıklara hoşgörülü davranmaktır ve onları devlet, sanat ve ticaret hayatından uzak tutmaktır. Bunlara rağmen Osmanlılar Fatih döneminden sonra azınlıklara sanat, ticaret ve devlet hayatında çalışma, Meclis ve Saraya girme fırsatı vermiş. Türkler tarih boyunca azınlıkları el üstünde tutmuş, onlara çok fazla iltifat etmiş, rağbet ve itibar göstermiştir. Kurtuluş Savaşından sonra bu anlayışı tamamen yitirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri hiçbir azınlığa meclise girme fırsatı verilmemiş. Sanat ve ticaret yapma hakkı azınlıkların elinden alınmış. Ne yazık ki Atatürk’ün ölümünden sonra azınlıklar TBMM’ye girme fırsatını yakalamıştır. Osmanlı’dan kalma bu anlayış tekrar canlanmıştır. Bugün sanat ve ticaretimizin onların elindedir. Devlet (meclis, savunma ve eğitim v.b), sanat ve ticarette azınlıkların etkisi tamamen yok edilmelidir. Azınlıklar kenara itmelidir.

Osmanlı tarihini araştırdığıma göre azametli imparatorluk döneminde çok iyi işleyen bu hasletimiz, çöküntü dönemlerinde azınlıklar tarafından daima istismar edilmiştir. Devletin asli unsuru olan Türkler dışlanırken, azınlıklar taltif edilmiş, askerlik ve vergiden muaf tutulmuş padişahın sır talibi, tercümanı, özel doktoru olmuşlardır.

Bilhassa dönmeler baş tacı edilmiş, devlet adeta onlara teslim edilmiştir. Türkler cephelerde kırılırken, gayri Müslimler unsurlar cephe gerisinde ceplerini doldurmuş, anayurdu parsellemiştir. Milletimiz buna rağmen köklü devlet geleneğinden kaynaklanan bir alışkanlıkla yüzyıllarca devlet sadık kalmıştır. Hakikaten bugün esaret altındaki vatan parçalarında bile işgalci devletin en sadık tebası maalesef Türklerdir. Bu kahredici durum bilhassa İran Türklerinde görülmektedir.

Ancak uygulama tahammül sınırlarını aştıktan sonra uzun ve kanlı Celali isyanları patlak vermiştir. Celali isyanları daima dönme paşaların yönettiği devşirme yeniçeriler tarafından çok kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Dönme Kuyucu Murat Paşa katlettiği yüzbin Türkün sayısıyla övünmüştür. Dönme devlet adamları hıristiyan Avrupaya yapılacak seferleri çeşitli bahanelerle önlerken dönemin Türk devletleriyle savaşılmasını tahrik, telkin ve teşvik etmişlerdir. Böylece bir bakıma kendi soydaşlarının öcünü almışlardır. Hakikaten Osmanlı hükümetinde göreve getirilen dönme ve veziriazamların sayısı Türk soyundan gelenlerden daha fazladır.

İmparatorluklar döneminde saraydaki hassa askerleri azınlıklardan teşkil edilirdi. Osmanlılar dönme ve devşirmelerden kurulan hassa askerlerine yeniçeri adını vermişti. Yeniçeriler Hakanın yakın çevresinde yer alır ve ona bir tehlike gelmedikçe savaşa iştirak etmezlerdi. Türk ordusunun esasını daima Türk asıllı sipahiler oluştururdu. Padişah özel muhafızından başka bir şey olmayan yeniçerilerin muazzam Osmanlı ordusu içindeki toplam mevcudu hiçbir zaman yirmibeşini geçmemiştir. Zaten onlar savaştan çok maaşla uğraşırlardı. Ayaklanma ve isyanlar düzenlerler, değerli devlet adamlarını vahşice öldürürlerdi. Sırf culüs almak için padişahları halleder, bazen de kement atıp boğarlardı. Devamlı kazan kadırır, devlete kafa tutarlardı.

Yeniçerilerin politik amaçla kışlasından çıkması, ordu disiplinini alt-üst etmesi, vatanı korumak için teslim silahları arada bir millete ve saraya çevirmesi, devamlı koltuk altından değnek göstermesi, Osmanlıyı canından bezdirmiş ve yeniçeri ocağı topa tutularak imha edilmiştir. Bu olaya hayırlı olay anl***** gelen “vakayı hayriye” denilmiştir.

Yeniçeri ocağının yerine kurulan Nizami Cedid ve Sekbanı Cedid ordularından de herhangi bir sonuç alınamamıştır. Çünkü kazan kaldırma alışkanlığı yeni kurulan bu ordulara da bulaşmıştır. Meslek olarak askerliği seçen insanlar bir numaralı savaş aleyhtarı olmuş ve daha ziyade günlük politika ile ilgilenmiştir. Politika bataklığına bulaşan paşalar düşmandan çok birbiri ile uğraşmıştır. Balkan harbi sırf bu yüzden kaybedilmiş koca Osmanlı ordusu eski tebalarına yenilmiş ve bütün Rumeli elden çıkmıştır.

Cumhuriyet döneminde Mareşal Fevzi Çakmak tarafından Türk ordusu adeta yeniden kurulmuş ve sadece Türklere dayanmıştır. Türkler ordu millet olarak bilinmektedir. Yeni Türk devletleri de kendi ordusunu Türk asıllı askerlerden kurmalı, orduyu katiyen politikaya bulaştırmamalı, onu yıpratmamalıdır. Azınlık kökenli kimseler milli ordudan çıkartılmalıdır yoksa yeni Yeniçeri vakası gelebilir.

Osmanlı devlet okullarının öğretmen kadrosu Araplara teslim edilmiş onlara da karşılığında Kuran’da bahsedilen yecüc-mecüc kavminin Türkler olduğunu ispatlamaya çalışmıştır(!). Kavmi neciplikle taltif ettiğimiz insanlar, bizi insan eti yiyen canvvar kavim olarka nitelendirmiştir(!) Sırf bu yüzden düzmece soy kütükleri uydurulmuş, insanlar kendi soyunu peygamber efendimize kadar dayandırarak hem kavmi neciplik hem de seyyidlik payesi elde etmiş, bu sayede askerlik ve vergiden de muaf olmuşlardır. Bugün bile hakiki bir seyyid olduğuna gerçekten inanan bu zavallı insanlara sadece Anadoluda değil, İran ve Uluğ Türkistanda da sıkça rastlanmaktadır. Kendisi bir Arap olan sevgili peygamberimizin Arabistanda bile bu kadar akrabası yoktur. Hz. Muhammedin büyük Türk coğrafyasındaki yüzbinlerce seyidin ceddi kabul edilmesi yüzyıllarca sürdürülen yecüc-mecüc iftirasının bir sonucudur.

Azınlık, dönme ve devşirmelere gösterilen güven, müsamaha, şefkat, merhamet ve adilcenaplığın karşılığı maalesef daima ihanet olmuştur. Devlet yönetimi ve ticaret hayatını azınlıklara teslim etmenin faturası çok ağır ödenmiştir. Azınlıkların her biri bir yabancı devleti hami edinmiş, “Hasta Adam” tabiri ile keyiflenmiştir. Düşman ordularına istihbarat sağlamış, gözcülük ve kılavuzluk yapmıştır. Sadık-ı tebalar evladı fatihanlarımızı şişe geçirip kuzu çevirmesi yapmış, diri diri derisini yüzmüş, Türk mezarlıklarını tahrip etmiş ve içindeki kemikleri ezerek, yakarak hınç almıştır. Kavmi necipler de kahpece arkadan vurmuş, Mehmetçiklerimizin karnını kasatura ile deşerek midesinde altın aramıştır. Bugün bile esir soydaşlarımız üzerinde vahşetlerine hala devam etmektedirler. Adlarını, dillerini, dinlerini ve kimliklerini değiştirmekte, jenosit ve asimilasyona tabi tutmakta, varlıklarını inkar etmektedirler.

Bu bakımdan asli unsurun Türk olduğu asla unutulmamalı, bürokrasi Türklere teslim edilmeli, Sovhoz ve Kolhozlar Türklere dağıtılmalı, bilhassa yabancı azınlıkların kırsal kesimlerde kümelemesi önlenmelidir. Devletin kilit noktaları azınlıklara teslim edilmemelidir. Bizim için sadece ve yalnızca Türk vardır. Bizim referansımız büyük, asil ve yüce Türk milletidir.

AYDINLARIN İHANETİ

Cumhuriyetin kuruluşunda kavmiyetçilik, ümmetçilik ve diğer ideolojilere iltifat edilmemiş milliyetçilik esas alınmıştır. Osmanlı tecrübesi ile imparatorlukların milli devletlerden daha güçsüz olduğu anlaşılmıştır. Bu sebeple Cumhuriyet Türkiyesi milli devlet esprisi üzerine inşa edilmiştir. Cumhuriyetimizin kurucusu büyük Atatürk daima Türk milletine inanmıştır.

Fakat mağlubiyetler, bozgunlar, Viyanadan Sakaraya kadar süren geri çekiliş ve sonuçta imparatorluğun kaybedilişi aydın zümreyi pısırıklaştırmıştır. Bu zihniyetteki aydınlar devlet idaresine çöreklenmiş ve milli kayıplarımızı unutturmaya çalışmışlardır. Rumeli’nin kaybedilişi ve kötü Yunan’ın Polatlı’ya kadar gelişi hem aydınlarımızı hem de devlet ricalini ürkütmüş, Türkiye'nin bile kaybedileceği endişesi doğmuştur. Bu yüzden esir Türklere sahip çıkamamış, onlara yapılan mezalimler görmezden gelinmiştir.

En tabi haklarımız bile “bize yedirmezler” veya “sonra batı ne der?” türünden endişelerle hakkıyla savunulamamıştır. Servet ve bereket fışkıran vatan parçaları “bataklık” olarak adlandırılmıştır. Israrla Misak-i Milli sınırlarına ulaşıldığı vurgulanmıştır. Birkaç süngü darbesi ile tashih edilebilecek sınırlarımızın “öcülerle” çevrili olduğu teması işlenmiştir. Hatay için gösterilen çaba, Atatürk öldükten sonra Halep, Musul, Kerkük, Batı Trakya ve oniki adadan esirgenmiştir. Ortaya çıkan sayısız fırsat yok yere heba edilmiştir. Milli duyguların dile getirilmesi bile “Türkiyeyi kumara basmak” olarak değerlendirilmiştir. Milli bir dış Türkler politikası izlenmemiştir. Ürkeklik, korkaklık ve çekingenlik üstüne bir paranoya geliştirilmiştir. Bit kadarcık eski tebalarımızın her biri güç kuvvet yetmez devlet olarak takdim edilmiştir.

Büyük Türk milletine önce “Anadolu insanı”, sonra da “Mozaik” denilmiştir. Bazen batılı bazen de doğulu olduğumuz söylenmiştir. Bazen batıya övgüler dizilmiş bazen de batının kokuştuğu, çökmek üzere olduğu anlatılmıştır. Demokratik rejim bir türlü hazmedilememiş, açık toplumun gücü anlaşılamamıştır. Neticede en temel meselelerde bile anlaşamayan ve kendi gölgesinden bile korkan kozmopolit bir toplum elde edilmiştir. Esir Türkler lafına bile tahammül edemeyen fakat Angolaya ağıt yakan, Uluğ Türkistanı haritada gösteremeyen fakat Vietnamı Mai-Lai köyüne kadar ezbere bilen, kuzey Irak’taki Kürtçü hareketi yürekten destekleyen fakat Musul-Kerkük Türklerini ağzına bile almayan bir nesil yetişmiştir. Türkiye iddia edildiği gibi bir mozaikse pek yakında o mozaik çatlayacaktır. Çünkü mozayiği tutan harç çürümüştür. Türkiyede bir çatışma kültürü oluşturulmuştur. Türkiye'nin gündemini daima çatışmalar doldurmaktadır. Müslüman-Hıristiyan çatışması imparatorluk parçaladıktan sonra alevi-sünni çatışmaya dönüşmüştür. 1968’li yılların sağ-solcu çatışmasının yerine şimdi laik-antilaik veya Kürt-Türk çatışması ikame edilmektedir. Bir kısım çevreler işi kadın-erkek çatışmasına kadar dayandırmıştır. Bu kadarı da ayıptır, günahtır. Bu millete yazıktır.

Türkiye Cumhuriyeti milli bir devlettir. Üniter bir yapıda kurulmuştur. Kültür milliyetçiliğini esas almıştır. Türk Milletine dayanmıştır. Başkenti Ankara’dır. Resmi dili Türkçe’dir. Hiç kimseyi alevi-sünni, sağcı-solcu, laik-antilaik, kürt-Türk, kadın-erkek diye ayırmaz. Herkesi eşit tutar. O hepimizin devletidir. Aydınların kendi milletine yabancılaşması, tartışmanın çatışmaya dönüşmesi zaaftır, tehlikeli hastalıktır.
DEVRİM HASTALIĞI

Türkler ilk önce Çin kültürü ile tanışmış, Çinli gibi yemeye, içmeye, saç uzatmaya ve yaşamaya çalışmıştır. Kötü Çinliye özenmiştir. İslama girdikten sonra Arap ve Acemler örnek alınmış, kıyafetten alfabe ve dile kadar her şey onlara uydurulmuştur. Köhne Bizansın taklit edildiği dönemler yaşanmıştır. Tanzimattan sonra ise hıristiyan batı aynen kopya edilmiştir. Alman, İngiliz, Amerikan hatta Rus gribi olmaya can atılmıştır. Şaka yollu damızlık erkek ithalatı bile tartışılmıştır.

Türk aydını tarih boyunca yaratıcı değil kopyacı, hazırlopcu olmuştur. Yabancı kültürlerin temsilciliğini yapmıştır. Bu yüzden deniyet ve din adına kültür istilası devam etmiştir. Elit tabakalar kendi kültürünü önemsememiş, kültürde devamlılık ilkesini benimsememiştir. Yabancı kültür hayranlığı aydın zümrenin vazgeçilmez bir tutkusu haline geldiği için, bir yabancı kültürden diğerine atlanıp durulmuştur. Oysa sadece milli kültür ile yoğrulan aydınlar evrensel boyutta eserler meydana getirebilirler. Cumhuriyet rejimi ile birlikte ilk defa ortaya çıkan öze dönme fırsatı kaçırılmıştır. Atatürk’ün başlattığı milli kültür hamlesi, onun erken ölümü nedeniyle sekteye uğramıştır. Ondan sonra milli değerlere düşman bir nesil yetişmiştir. Bu nesil bugün bile hala kendi milli kültürü ile barışmamıştır. Milli kültürü küçümsemek, alaya almak, hatta red ve inkar etmek aydın düşüncenin, entel kişiliğin göstergeleri kabul edilmiştir. Bu zihniyete göre Türkün olan ne varsa basit ve çirkindir. Akıl ve çağ dışıdır. Yabancı kültürler ise modern ve çağdaştır. Buna göre; hıristiyanlık kalkınmayı teşvik etmiş, müslümanlık geri kalmaya sebep olmuştur. Noel baba her eve gelebilir, fakat Hızır hiçbir şeye yetişemez. Papazlar alim, hocalar yobazdır. Hindi kesmek normal, kurban kesmek vahşettir. Kilise ailece gidilen güzel bir yerdir. Camiye ayak kokusundan girilemez. Tekke müziği çirkin, kilise müziği güzeldir. Bando medeni, mehter ürkütücüdür. İtri ve Dede Efendi çağ dışı. Bethovın ve Mozart çağdaştır. Ud, ney geri, gitar saksafon ileridir. Halk oyunları basit, vasl, bale moderndir. Velhasıl bunları değiştirmeden biz adam olmayız. Gerekli devrimleri yapmalı yani yabancı kültür değerlerini aynen kabul etmeliyiz. Aydınlarımızın bu devrim hastalığı devamlı nükseden ve zamanla herkese bulaşan ümitsiz bir vakadır. Onlar devrimleri sihirli bir değnek zannederek milli bünyeyi tahrip etmişlerdir. Hakikaten bugün her milli dava “yine mi Vatan, Millet, Sakarya” diye alay konusu edilmekte, milli kültür değerlerimiz horlanmakta, Türk milliyetçiliği ırkçılıkla karalanmakta, İslamiyet geri kalmışlığın baş ve asıl sebebi ilan edilmektedir. İnsanlar Türklükten, Müslümanlıktan korkmaktadır.

Türk Orta Asya’dan bu tarafa sürekli devrim yapmaktadır. Dilden dine, kıyafetten alfabeye kadar her şey durmadan değiştirilmektedir. Devrim yapa yapa koca bir imparatorluktan vasat bir devlet haline geldik ama devrimlerden bir türlü vazgeçemedik. Artık bu işe bir dur denilsin, milli değerlerimiz hiç değilse bir daha çıkılsın, muhafaza edilsin, devrim hastalığına yakalananlara yeniden itibar edilmesin, yeni bir şans daha verilmesin, devrim illeti milletin tümüne bulaşmadan tedavi edilsin, iktisadi imkanlarımız devrim maceralarında çarçur edilmesin. Yabancı hayranlığına dur denilsin, öze dönülsün.
KÜLTÜREL YOZLAŞMA

Türkler, çok büyük bir coğrafyaya yayılmış, çok fazla çevre değiştirmiş, çok fazla sayıda milletle iç içe yaşamış ve temas ettiği bütün kültürlerden çok fazla etkilenmişti. Tarihi kürk, ipek ve baharat yollarını kontrol etmiş ve bu esnada içine girdiği yabancı kültür değerlerini kendi kültüründen üstün zannederek onları sıkça değiştirmiştir. Aslında kültürel yozlaşma aydınların devrim hastalığından kaynaklanmıştır. Türk milletinin temeli kültür olduğu için, bu konu kültür entegrasyon kısmında daha detaylı bir şekilde incelenmiştir.

Milletimiz Gök Tengrizmden Müslümanlığa kadar bilnen bütün dinlere intisap etmiştir. İslamiyet semavi dinlerin sonuncusu ve hak din olduğundan Türklerdeki dini tekamül olumludur. Fakat son zamanlarda bazı iş, sanat ve siyaset çevreleri kilise ayin ve yortularına katılmaktadır. Noel Baba kıyafetli ve Meryem Ana festivalleri düzenlemektedir. Noel Baba kıyafetli tezgahtarlar satış yapmaktadır. Çamlar devrilmekte, hindiler kesilmekte, su gibi içki içilmekte, krismuslar kutlanmaktadır. Avrupa ve Avustralyadaki Türk işçiler hıristiyanlaşmaktadır. Türkiye hiristiyanlık ve yehova şahitliği yapan misyonerler yakalanmaktadır. Diğer taraftan vehabilik ve şia propagandası had safhaya ulaşmıştır. Her şehrimize seyyidler ve şeyhler türemiştir. Din siyasete alet edilmekte, din ticareti yapılmaktadır. Netice itibariyle insanlar islamdan soğumakta, kopmakta ya da dönmektedir. Böyle bir sonuç kabul edilemez. Türk devletleri laiklik endişesinden sıyrılarak gerçek islama sahip çıkmalıdır. Dinsizlikle, Hıristiyanlıkla, sapık mezhep ve tarikatlarla mücadele etmelidir. Hem “şeriat isteriz, din elden gidiyor” diyenler haklı çıkmamalı, hem de milletimiz yeni bir din daha değiştirmemelidir. Din değiştirme zaafına mutlaka dur denilmelidir. Hatta hıristiyan ve diğer dinleri olan Türkler de islama kazandırılmalıdır.

Herhalde dünyada iki defa alfabe değiştirmiş bizden başka bir millet yoktur. Türkler bu konuda da rekor kırmış ve tam onbir alfabe değiştirmiştir. Yani bilinen alfabeleri kullanmıştır. Alfabe devrimleri ile bir önceki kültür abideleri bir kenara itilmiş, kültürel mirastan mahrum kalınmıştır. Orhun Kitabelerini bile bir yabancı okuyabilmiştir. Bilhassa Göktürk, Uygur ve Arap alfabeleri ile meydana getirilen binlerce yıllık kültür birikimi yok sayılmıştır. Bu suretle insanlarımız kendi mazisinden kopmuş, farklı coğrafyalarda ayrı kültürler oluşturmuş ve birbirinden uzaklaşmıştır. Çok sayıda lehçe, şive ve ağız kullanılır olmuştur. Edebi ortak lisan meydana getirilememiştir. Dil ırkçıları Türkçedeki müşterek kelimeleri de tasfiye ettiği için Türk devlet başkanları tercüman vasıtası ile konuşabilmiştir. Osmanlıyı kuran Karakeçili aşiretinin Siverekteki kolu bugün Kürtçe denilen Esperanto bir dil konuşmakta ve en azılı *** cellatları da bu aşiretten çıkmaktadır. Yakut ve Çavuş lehçeleri ayrı birer dil haline gelmek üzeredir. Kazak şivesi de gittikçe Türkçeden uzaklaşmaktadır. Ortak alfabe olmazsa ortak dil de olmayacaktır. Türk dünyası ortak Latin alfabesinde birleşmeli, Türk devletleri meseleye ilmi açından yaklaşmalı ve alfabe birliğine sahip çıkmalıdır. Alfabe konusundaki zaafımız mutlaka ve öncelikle aşılmalıdır.

Türk tarihi bir bütün olarak değerlendirilmeli ve yeniden yazılmalıdır. Medeniyet adına eski Yunan ve Roma tarihi, din adına da Arap tarihi bütün teferruatıyla öğretilirken, İslam öncesi Türk tarihi yok farzedilmektedir. Bazı gafiller bin yıllık tarihimizden dem vurmakta ve İslam öncesi tarihimize kafir tarihi diyecek kadarı saygılaşmaktadır. Hunlar, Göktürkler ve Uygurlar bizimdir. Atilla da bizim Cengiz de bizimdir. Türk tarihinin İslam öncesi de İslam dönemi de şanlıdır. Ayrıca islamdan sonraki Orta Asya ve Anadolu Türk tarihi bir bütündür. Türkler arası savaşlar olmuş olsa olsa Cengiz, Gazneli ve Türk imparatorlukları ile Safaviler düşman değildir. Yıldırım Beyazıt da Türktür, Timur da. Yavuz Sultan Selim de Türktür, şah İsmail de. Din yada medeniyet adına kendi tarihinden kaçmak, Türkler arası ihtilaflarda taraf tutmak zaaftır, vebaldir, ihanettir.

Türk devletleri ceddimizden miras kalan mimari eserlere sahip çıkmalıdır. Çünkü vatanın gerçek tapusu bu tarihi eserlerdir. Büyük Türk medeniyeti kazılarla ortaya çıkarılmalı, restore edilmeli, kullanıma ve ziyarete açılmalıdır. Sanat harikası mimari mirasımız kıytırık belediye başkanlarının imar planlarına kurban gitmemelidir. Türk büyüklerinin mezarları onarılmalı, gerekli hürmet ve saygı gösterilmelidir. Yeni inşa edilen türbeler de İslamdan arındırılmış bir mozele şeklinde olmamalıdır. Türk mimari tarzında yeni camiler, okullar, kışlalar, hastaneler, devlet daireleri, belediye ve adliye sarayları inşa edilmelidir. Uluğ Türkistan ve Anadoludaki Türk mührü iyice pekiştirilmelidir. Çünkü kendi kimliğini aksettiren sanat şaheserleri geleceğimizin teminatıdır.

Folklorumuz kıyafetten saza kadar tamamen farklı özellikler taşımaktadır. Çünkü folkloru zenginleştirmek bahanesi ile ortak olan ne varsa yok edilmiştir. Kayseri ve Çorum mantıları bile birbirinden farklıdır. Karadenizin horonu ile Ankaranın fidayası arasında hiçbir benzerlik yoktur. Kafkasyadaki şamilin, Egedeki Zeybekle hiç ortak yönü yokmudur? Kerkük ekibi yalelli, Rumeli ekibi ise Sirtaki oynamaktadır. Türk folkloru bu haliye nasıl birleştirici bir rol oynayabilir? Halk danslarımız hiç değilse ortak bir kıyafetle oynanamaz mı? Saz orkestralarının çıkarttığı acaip gürültüler eşliğinde tepinmek de folklor değildir. Bunlar bazı kimselerin modern ve ilerici olduğunu ispatlamaya çalıştığı düzmece gösterilerdir. Sadece cinsel arzularını kamçılayan bale de Türk folkloruna hiçbir katkıda bulunmaz. İncecik çoraplar içinde vücudun bütün hatlarını, mahrem estetik çizgilerini ve cinsel organ kıvrımlarını sarıla sürtüne teşhir etmek sanat olmaz.

Türk sineması kör kız esas oğlan tekerlemesini bir türlü aşamamıştır. Tarihimizde binlerce konu varken senaryo kıtlığı çekilmektedir. Yeşilçam son olarak ............... bataklığına saplanmış çam üstüne çam devrilmektedir. Türkiyede Amerikan sineması hakimiyet sağlamıştır.. Artık milyonlarca Kızılderiliyi imha eden ve Hitler delisini tepeleyen Amerikan askeri kahramandır. Uyuşturucu mafyası ile ortak çalışan Amerikan polisi örnektir. Sığır çobanı kovboylar en iyi silahşördür. Amerikalı fahişeler, hırsızlar ve gangasterler bile imrenilecek insanlardır. Her filmde mutlaka bir kilise sahnesi bulunmakta, papazlar melek gibi gösterilmektedir. Bu durum böyle devam edemez. Geç kalmadan Türk sineması devletçe desteklenmelidir. Yeşilçam ........... benzeri tesislere kavuşturulmalıdır. Çünkü Amerika daha keşfedilmeden biz imparatorluktuk.

Türkiyede yabancı müzik inatla ve ısrarla desteklenmekte ve Türk müziğinin yerine ikame edilmeye çalışılmaktadır. Batı müziği parçaları ile erovisyon şarkı yarışmalarına girilmekte, sondan birinci olunsa da, “Biz sizin müziğinizi sizden daha çok seviyoruz” denilmektedir. Çok sesli toplum gibi çok sesli müzikten de batı anlaşılmaktadır. Müzikte de müstemleke zihniyeti ile hareket edilerek milletimizin gururu rencide edilmektedir. İnsanlar her tür müzikten zevk kalabilir. Fakat önemli olan milli musikidir. Yabancı müzik aletleri çalan, yabancı müzik parçaları söyleyen, Türk doğduğuna bin pişman soytarılar müzisyen olamaz. Bütün sanat hayatı boyunca sadece bir iki esercik yapabilen sanat cüceleri utanmadan sanatçı geçinmektedir. İşin garibi gençler için müzikten hep batı müziği kastedilmekte ve böylece gençlerin Türk müziğinden hoşlanmadığı intibası verilmektedir. Kırkını çoktan geçmiş karıların kan ter içinde kalıncaya kadar kırıtıp zıplamasından bu tür müziğin çok sevildiği zannedilmektedir. Diğer taraftan döşünü yumruklayıp, hançeresini patlatırcasına bağırarak, ağıt yakar gibi feryat ve figan içinde icra edilen arabesk salgını sürmektedir. Kendine bile yabancılaşanlar Türk müziğine ne kazandıracaktır. Türk müziği üvey evlat mıdır? Müziğimizin bu kadar ihmal edilmesi zaaf değil midir? Amaç evrenseli yakalamaksa, çare milli motiflere sarılmaktır. Barış Manço ve Fatih Kısaparmağın başarısı müzikte öze dönüşen kaynaklanmaktadır.

MİLİ HAFIZA AZLIĞI

Milletlerin de tıpkı insanlar gibi hafızaları vardır. Milli tarihini ve geçmişini unutan milletler köksüz ağaç gibidir. Hafızasını kaybeden unutan milletler köksüz ağaç gibidir. Hafızasını kaybeden milletler önünü göremez, geleceği planlayamazlar. Bugün milli sınırlarımız dışında kalan esir vatan parçaları unutulmuş, esir Türkler kendi kaderlerine terkedilmiştir. Yüzümüze her gülen dost zannedilmektedir. Ermeni, Bulgar, Yunan ve Moskof mezalimlerini bile hatırlayan kalmamıştır.

Oysa milli kayıplarımızı unutmak vebaldir. Esir Türkleri unutmak ayıptır. Türk soyuna reva görülen mezalimleri unutmak zayıflıktır. Kayıplarımızın telafisi için mucizelere bel bağlanamaz. Geçmişteki mezalimler tarihte kaldı diyerek sineye çekilemez. Esir Türkler kendi kaderlerine terk edilemez. Onlara yapılan zulümler Türk ve dünya kamuoyundan saklanamaz.

Esir vatan parçalarını unutmak, Türk soyuna yapılan mezalimleri hatırlamamak, esir Türklere sahip çıkmamak, onlara yapılan zulüm ve işkencelere seyirci kalmak zaaftır. İnsanlık suçudur. Unutarak hiç kimse kendi vicdanını rahatlatamaz. Hafızasını kaybeden milletler zaafa düşerler.
YAĞMA TUTKUSU

Orta Asya döneminde halk uzun süreli barışlardan hoşlanmamış, Hakanı sefere zorlamıştır. Hakan bazen kendi mallarını meydanlara yığarak yağmalatmış ve bu suretle halkın yağma tutkusunu tatmin etmiştir. Bugün bile tren ile ancak 30 saatte geçilebilen Gobi çölü ve aydan görülebilen Çin Seddi yağmaları engelleyememiştir. Büyük bir Türk boyunun adı yağmalardır.

İslamiyet dönemindeki yağmalara ise gaza denilmiştir. Hazine gelirleri önemli ölçüde ganimete dayanmıştır. Ganimetlerin aslan payı paşa, şeyhülislam, halife ya da padişahlara ayrılmıştır. Sahipsiz üzüm bağlarına ve bağlanan paraların çoğu alınteriyle kazanılmamıştır. Ahilik teşkilatı yağma duygusunu köreltmiş fakat yok edememiştir.

Yakın geçmişteki banker faciası, halen devam etmekte olan koperatif vurgunu, hayali ihracat furyası, istifcilik ve karaborsacılığın temelinde tarihten gelen yağma alışkanlığı yatsa gerektir. Diyarı küffara sefer açamayan hükümetler her gün her şeye zam yaparak kendi halkını yağmalamaktadır. Yağma tutkusu mutlaka tedavi edilmesi gereken bir zaaf, bir hastalıktır.

OSMALI FOBİSİ

Türkiyede saltanat taraftarı bir tek fert yoktur. Osmanlıdan Cumhuriyet rejimine gelebilecek en küçük bir tehlike bile söz konusu değildir. Cumhuriyeti korumak bahanesiyle üç kıta ve yedi denize hükmetmiş ceddimiz düşman veya hain gibi gösterilmelidir. Babasının kahramanlığı ile övünen insan dedesinin ihanetini kabul edemez. Kurtuluş savaşının en temel sonucu rejimin değiştirilmesi, Cumhuriyetin kurulmasıdır. Hakikaten Atatürkün en büyük eseri Cumhuriyettir. Ayrıca erimek üzere olan Batı Türklüğü Anadoluda toparlanmış, Ona Türk olduğu hatırlatılmış, Ümmetten millete geçilmiştir.

Cumhuriyet Türkiyesi Osmanlının temelleri üstünde yükselmiştir. Osmanlının tek varisi Türkiye Cumhuriyetidir. Hiç kimse kendi babasından kalan mirası reddedemez. Türkiye Cumhuriyeti Osmanlıdan kalan borçları son kuruşuna kadar nasıl ödediyse, alacaklarını da şekilde tahsil edecektir. Osmanlıdan Balkanlar, Orta Doğu ve Kafkaslarda yüklüce bir miras devretmiştir.

Türkiyede bazı çevreler Osmanlının son dönemindeki fikir hareketlerine takılıp kalmıştır. Tıpkı Roma gibi Osmanlı da tarihe karışmıştır. Artık yoktur. Bir daha geri gelmeyecektir. Bu yüzden eskiden ortaya atılan Osmanlıyı kurtarma formülleri bugün için geçerli olamaz. Osmanlı topraklarında yirmi küsur devlet kurulmuştur. Bu devletlerin hiçbirisi Osmanlıcılık, Ümmetçilik veya İslamcılık uğruna kendi bağımsızlığından asla vazgeçmeyecektir. Zaten ekseriyeti bize düşmandır. Aydınımız bu tür garip safsatalardan vazgeçmeli artık kendi tarih ve kültürü ile barışmalıdır. İçine düştüğü fikir sığlığından kurtulmalıdır.

MÜBALAĞA ALIŞKANLIĞI

Mübalağa yapmak bize Çin ve Fars milletlerinden geçmiş, Türkler mübalağayı çok sevmiştir. Aslında mübalağa bir zeka ürünüdür. Akıllıca ve ustaca yapıldığında bir sanattır. Ama her şeyde mübalağa yapmak tutku haline gelirse bu bir zaafa dönüşebilir.

Hakikaten mübalağada katiyen orta yol yoktur. Ya devlet batmaktadır ya da çok hızlı kalkınmaktadır. Bir insan ya zır deli ya da çok zekidir, ya düşman ya de dosttur, ya hain ya da kahramandır. Her şey ya ak ya da karadır. Oysa gerçek hayatta insanlar tamamen iyi ya da kötü değildir. Her şey ne tam olarak ak ne de karadır. Grinin tonları daha fazladır. Bize ne dost ne düşman olmayan insanların sayısı gerçek dost ve düşmanlarımızdan daha fazladır. Büyük kitle ne hain ne de kahramandır. Aslında kahramanlıkta ihanet arasındaki çizgi de çok incedir.

Damdan dama atlarken havada soğuktan donan kedi de, söğüt dalına yuva yapan manda da tipik Acem palavralarıdır. Acem palavrası Zaloğlu Rüstem’de, Çin palavrası ise uçan kareteci kolsuz kahraman Wang-yu’da sembolize ve karikatürize olmuştur. Mübalağa tutkusu yüzünden insanlar tek boyutlu düşünmekte her şeyi ya hep ya da hiç mantığıyla değerlendirmektedir.

Sonuç olarak: Türkler, açık sözlü, az ve öz konuşan, sözünde duran, ciddi, dürüst, adil, ağırbaşlı, cesur insanlardır. Hırsızlık, hilekarlık, dolandırıcılık, sahtekarlık nedir bilmezler. Din ve mezhep ayrımı yapmazlar, hoşgörülü, laik ve misafirperverdirler. Hayır ve hasenata çok düşkündürler. Temizliği mandan sayarlar. Aile milletin temel taşıdır. Zina suçuna pek rastlanmaz. Türk töresi kısaca sıra, saygı ve sevgi şeklinde özetlenebilir. Türklerin zaafları parmakla gösterilebilecek kadar azken haslet ve vasıfları saymakla bitmez. Türk kimliğini bilmeden özeleştiri yapanlar sonunda kendini inkar etmektedir. Zaaflarımızı ortaya koymaktaki gayemiz büyük milletimize çamur atmak değildir. Amacımız, zaaflarımızın tedavisine yönelik tedbirler almaktır, çözümler üretmektir, kültürde milliyetçiliğin ve muhafazakarlığın önemini vurgulamaktır, milli entegrasyon sürecini hızlandırmaktır. Bölünmez bir bütün olmak, kısaca milliyet haline gelmektir.

30 Ocak 2011 Pazar

Atatürk ilkeleri nerenize batıyor?

Rauf Denktaş'ın tepkisi..

KKTC'nin 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, AB üyeliği adı altında Türkiye'den istenen ilk işin Atatürk ilkelerinden vazgeçmek olduğunu öne sürerek, ''Atatürk ilkeleri AB normlarına uymazmış. Neresi uymaz? Atatürk ilkelerinin hangisi sizin nerenize batıyor ki Türk milletinden Atatürk ilkelerinden vazgeçmesi isteniyor?'' dedi.

Alibeyköy'de yaptırılan Dünya Ehl-i Beyt Vakfı Genel Merkezi, KKTC'nin 1. Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül, devlet bakanları Nimet Çubukçu ve Mustafa Said Yazıcıoğlu'nun da katıldığı törenle açıldı.

Denktaş, burada yaptığı konuşmada, törende konuşulanların tatbik edilmesi halinde birlik ve beraberliğin yakalanacağını, ancak bunun uzun ve zor bir yol olduğunu söyledi.

Her yıl vakıftan kendisine bir takvim gönderildiğini ve o takvimi incelediğinde Aleviler'in gönüllerinin ne kadar zengin olduğunu gördüğünü ifade eden Denktaş, sonra acaba Aleviler'in neden ayrı addedildiğini düşünerek üzüldüğünü kaydetti.

Denktaş, ''Tek bir Allah var hepimiz inanıyoruz. Hazreti Muhammed elçisi, peygamberimiz inanıyoruz. Onun etrafındakilere inanıyoruz. O halde nedir bu ayrılık? Nedir vazifemiz, Kur'an-ı Kerim'in dediklerini yapmak. Kur'an-ı Kerim'de, 'Bana inananlar şunlara ayrılmıştır, bu iyi değildir, bu kötüdür' var mı? Hayır. 'Hepsi bendendir' var. O halde nedir içimizdeki bu ayrılıklar? Bu sınıflara ayrılmalar ne zaman başlamıştır? Bir de bunları düşünmek lazım'' diye konuştu.

''ATATÜRK İLKELERİ''

''Bugün Türkiye'yi parçalamak için, küçültmek için, askerin elini kolunu bağlamak için dıştan gelen tahrikler var'' diyen Denktaş, şöyle devam etti:

''AB üyeliği adı altında bizden istenen ilk iş, Atatürk ilkelerinden vazgeçmektir. Atatürk ilkeleri AB normlarına uymazmış. Neresi uymaz. Atatürk ilkelerinin hangisi sizin nerenize batıyor ki Türk milletinden Atatürk ilkelerinden vazgeçmesi isteniyor. İstiklal Savaşı'nı Alevi-Sünni, Türk-Kürt birlikte verdik. Bu toprakların insanı olarak, Atatürk'ün önderliğinde düşmana karşı, en büyük kuvvete karşı geldik. Şimdi bu ayrım niye? Kim ayırıyor bizi? Kim çıkardı bölücü terörist örgüt belasını bu milletin başına? Kimdir destekleyenler? Bunları düşünmeniz lazım. Kendi içimizdeki kardeşlerimizi Türk-Kürt diye ayırmamamız lazım. Bağrımıza basmamız lazım.''

Rauf Denktaş, törene katılanlara Aktütün Köyü'nde, ''Okumak istiyorum'' diye ağlayan çocukları görüp görmediklerini de sorarak, ''Yüreğiniz yandı mı? Onlara elinizi uzatmak için bir hareket gelişti mi? Sayın TBMM Başkanı Köksal Toptan bir kız çocuğuna sahip çıktı. Hepsine sahip çıkmak lazım. O yerlerde 'Öğretmen yok, hükümet ulaşamıyor' demek olmaz. Bunlara sahip çıkmak insan sevgisi ister. Aleviler'in dünyaya iletmeye çalıştığı şey budur. İnsanı sevmek, memleketin insanını sevmek, ona elini uzatmak'' dedi.

Habertürk

Atatürk boğulmasın diye su içmemektedir..

Hatırlar mısınız bilmem...

Geçtiğimiz yıllarda 10 Kasım Atatürk'ü anma töreninde küçük bir kız
çocuğu "Atatürk ölmüş" diye hüngür hüngür ağlıyordu ve anne babası da
küçük kızı sakinleşsin diye "ama o bizim kalbimizde yaşıyor" diye
avutmaya çalışıyorlardı. Ancak küçük kızı bir türlü
sakinleştirememişlerdi. Günlerce televizyon ekranlarında veb
sayfalarında konu olmuş, hepimiz duygulanmıştık. Aşağıdaki anekdotu
okuyunca bir an bu olayı anımsadım.

Efendim olay otistik çocukların eğitildiği bir okulda geçiyor.
Musa öğretmen çocuklara Atatürk´ü anlatırken "O ölmedi içimizde yaşıyor"
diyor.
Aradan bir süre geçiyor, küçük çocuğun ailesi öğretmene eskiden çok su
içen çocuklarının artık su içmediğinden yakınarak, yardım talep ediyor.
Musa öğretmen çocuğa neden su içmediğini soruyor.
Çocuğun öğretmenine verdiği yanıt yeri göğü inletecek, gözyaşlarını
suya-sele çevirecek bir yanıttır.
Küçük çocuk "içinde yaşattığı Atatürk boğulmasın diye su içmemektedir."
Öğrencisini gözyaşlarıyla bağrına basan Musa öğretmen;
"İstediğin kadar su içebilirsin, Atatürk çok güzel yüzme biliyor" deyince
Hayat normale dönüyor ve küçük çocuk içinde özenle koruduğu
Atatürk´ünün yüzme bildiğini öğrenince yeniden su içmeye başlıyor.

Prof. Dr. Hüdaver COŞKUN

Bizi Kendi Ateşimizle Şehit Edin...

22 Nisan'ı 23 Nisan'a bağlayan gece BM Kuvvetleri'nin en ileri noktasında bulunan 9. bölük mevzilerinde askerler Çinliler'e karşı tetikte bekliyorlardı. Bu askerler arasında Topçu Üsteğmen Mehmet Gönenç de vardı. O gece Çinliler'in korkunç taarruzu başlamış ve 9. bölük mevzileri işgal edilmişti. Tüm gece boyunca topçu ateşini idare eden Mehmet Gönenç'in bulunduğu tepe de Çinliler tarafından kuşatılmıştı. Türk askerinin kahramanca savunmasına rağmen Çinliler kıskacı daraltmışlar ve Türk birliğine ağır kayıplar verdirmişlerdi.
Topçu tabur karargahı uzun zamandır Mehmet Üsteğmen'den haber alamamanın verdiği tedirginlikle beklerken, birden alay topçu irtibat subayı Yüzbaşı Refik Soyut telsizde Mehmet Üsteğmen'in sesini duydu:
"Düşman bulunduğumuz tepeyi işgal etti. Çok şehit verdik. Telsizcim şehit oldu. Koordinat veriyorum. Bataryalar ateş etsin."

Mehmet Gönenç'in verdiği koordinatları duyan irtibat subayı heyecanla:
"Vermiş olduğunuz koordinatlar bulunduğunuz yerdir!"
Üsteğmen Gönenç:
"Evet, öyle. Biz düşmana teslim olmak istemiyoruz. Bizi onlara teslim etmeyin. Vasiyetimiz budur. Bizi kendi ateşimizle şehit edin."

Bu sözler Mehmet Üsteğmen'in son sözleri olmuş ve telsiz bağlantısı kesilmişti. İrtibat subayı ne yapacağını bilemez halde topçu taburu karargahına koştu. Mesajı karargahtakilere iletti. Odada bulunan Tabur Komutanı Yarbay Tahsin Kurtay, muavini Binbaşı Ahsen Kaya, harekat subayı(S3) Binaşı Şemsi Eralp ve 25. Tümen'de görevli topçu irtibat subayı Yüzbaşı Alaattin Haydaroğlu sessizce birbirlerine bakıyorlardı. Onlar da ne yapacaklarını şaşırmışlardı. Çünkü tarih böyle birşey kaydetmemişti.

Kısa sürede kendilerine geldiler ve Üsteğmen Gönenç'in vasiyetini yerine getirmeye karar verdiler. 25. Tümen topçusuna da haber verildi ve Türk Tugayı'nın toplarıyla birlikte tüm tümen topçusu Üsteğmen Mehmet Gönenç'in bulunduğu yere ateş yağdırmaya başladılar.
Bu sırada telsiz konuşmasını bitirmiş olan Üsteğmen Mehmet Gönenç, telsizi bir kenara atmış ve tüfeğini kapmıştı. O gece orada bulunan ve sağ kurtulan bir askerin ifadesine göre silahını eline alan Üsteğmen Gönenç:
"Yaşasın vatan! Yaşasın Millet! Vuruşun yiğitlerim!" diye bağırmış ve düşmanın üzerine atılmıştır. Bu sırada göğsüne isabet eden kör bir kurşunla şehit olmuştur. Bu esnada, ölmeden hemen önce canını hiçe sayarak kendi bulunduğu yere yönlendirdiği topçu ateşiyle düşman ağır zayiat vermiş ve geri çekilmiştir. Bu sayede birkaç Mehmetçik o tepeden sağ çıkmıştır.
Mehmet Gönenç, o soğuk Kore gecesinde, vatanından 9000km uzakta, fedakarlık duygusunun vücuda gelmiş bir hali olarak ismini tarihe geçirmiştir. Mekanı cennet olsun.

Neden Özel Kuvvetler Komutanlığı Hedefte?

28.12.2009 10:56
Karakter boyutu :

Arınç’a suikast yalanının ardından basılan Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın tarihi, aslında Çukurambar Operasyonu’nun da ne anlama geldiğini açıklıyor.

Önce basının bir yanlış ifadesini düzeltelim: Subayları gözaltına alınan ve kozmik odalarına girilen yer “Seferberlik Tetkik Kurulu” değil, “Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı”dır ve Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlıdır.

Seferberlik Tetkik Kurulu, Türkiye’nin NATO’ya girmesinin bir sonucu olarak doğdu. Üye ülkeleri NATO aracılığıyla denetime alacak ABD’nin biricik NATO içi aygıtı üye ülkelerde kuracağı bu yapılardı. İşte Seferberlik Tetkik Kurulu da, NATO’ya üye ülkelerle eşzamanlı olarak 27 Eylül 1952 yılında Yüksek Savunma Kurulu kararıyla kuruldu. Kurul bizzat Amerikan Askeri Yardım Heyeti’nin binasında faaliyet gösterdi. Kurul’un kuruluşuna imza atan Başbakan Adnan Menderes ve Milli Savunma Müsteşarı Org. Salih Coşkun’du. İlk Başkanlığını Kore’de çarpışan Korgeneral Daniş Karabelen’in yaptığı Kurul’un çekirdek kadrosunu Kore’den dönen ve Gayrı Nizami Harp Stratejisi’ni öğrenen subaylar oluşturdu. Giderlerini ABD’nin karşıladığı Kurul’a verilen görev anti-emperyalist, anti-Amerikancı bir rejim değişikliğini engellemek ve mevcut rejimi Sovyet tehdidi varsayımı üzerinden kontrol altında tutmaktı. Öyle ki; CIA ve Adnan Menderes hükümeti arasında imzalanan 1959 tarihli bir anlaşmada, “Gizli Ordu”nun “rejime kaşı iç ayaklanma durumunda” harekete geçirileceği belirtiliyordu.

Seferberlik Tetkik Kurulu’nun ismi 1965 yılında Özel Harp Dairesi oldu. Daire, ABD’nin kontrolünde uzun yıllar Kontrgerilla olarak hizmet verdi. Daire’nin resmi varlığı, 1974 yılında Genelkurmay Başkanı Semih Sancar’ın Başbakan Ecevit’ten “acil bir ihtiyaç için” para istemesiyle ortaya çıktı. Ancak yapının varlığı 12 Mart’ta işkence gören Solcularca zaten öğrenilmişti! Özel Harp Dairesi ve Kontrgerilla varlığını 12 Eylül öncesi ve sonrasında da tüm ağırlığıyla sürdürdü.

Ancak 1980’lerin sonuna doğru TSK içinde, ABD’nin stratejik hedefleri konusunda fikir değişiklikleri oluşmaya başladı. Öyle ki, 1986 yılında ABD, şimdilerde uygulatmaya çalıştığı “Türkiye himayesinden Kürdistan Planı”nı Evren ve Özal’ın oluruyla Türk Ordusu’na da dayatmıştı. Evren ve Özal’ın, Ordu’nun kabul etmediği bir planı hayata geçirmesi mümkün değildi. Plan, Genelkurmay Başkanı Org. Nejdet Üruğ’un sert direnciyle karşılaştı ve engellendi. Bu tarih, Türk Ordusu’nun da NATO üyeliğini ve ABD ile ilişkilerini sorguladığı bir dönemin başlangıcı oldu. İşte bu süreçte, 1990 yılında Özel Harp Dairesi, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na dönüştürüldü, 1992’de de personeli yeniden yapılandırıldı. Bu sadece bir isim değişikliği değil, ABD ilişkilerinin sorgulandığı sürecin de somut bir sonucuydu. Öyle ki; Özel Kuvvetler Komutanlığı ile Daire ABD sultasından çıkarıldı! ÖKK, TSK’nın seçkin bir gücü olmanın ötesinde Milli Kuvveti oldu!

NATO ve ABD ilişkileriyle, ABD parasıyla, ABD eğitimiyle milletine karşı oluşturulmuş olan bir yapı, artık Milli Kuvvet’di… İşte bu tarihten itibaren ÖKK, ABD’nin hedefi haline geldi!

ÖKK’ya yönelik en sıcak ABD saldırısı 4 Temmuz 2003 tarihindeki “Çuval Operasyonu”ydu… Bugün Arınç’a suikast yapacağı iddiasıyla subayları gözaltına alınan, karargâhına baskın yapılan ÖKK, 4 Temmuz 2003’te de Peşmerge liderlerine suikast yapacağı iddiasıyla baskına uğramıştı! O gün, “karşılık verme” emriyle başına çuval geçirilen, kriptolarına el koyulan subayların, bugün de kozmik odalarına Terörle Mücadele Polisleri girmiştir!

ABD, ÖKK’ya yönelik saldırılarını periyodik şekilde sürdürdü:

Örneğin ÖKK, Gölbaşı’nda kendi yeri ve binası için çalışmaya başladığında da, yolsuzluk iddialarıyla saldırıya uğradı. Yapısı sivilleşen, içi boşaltılan, etkisi kısıtlanan Milli Güvenlik Kurulu’nun Toplumsal İlişkiler Başkanlığı’nı ÖKK bünyesine dahil etmek ve ÖKK’yı 2006 yılında tümen seviyesinden kolordu seviyesine çıkarmak da ABD’nin saldırganlığını artırdı.

ÖKK’ya yönelik giderek artan ve karargâhının basılması noktasına kadar varan saldırının en önemli nedenlerinden biri de Org. Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığı döneminde yapılan bir değişiklikti. Gayrı Nizami Harp tanımını değiştiren ÖKK, tanıma şu ifadeyi ekledi: “Düşmanın fiziki, ekonomik, psikolojik, siyasi vb. işgallerine maruz kalmış bir bölgede işgali ortaya çıkarmak, engellemek ve karşı tedbirleri uygulamak” Bu ifade yalnızca 50 yıldır NATO aracalığıyla ve Özel Harp Dairesi üzerinden denetlenen TSK’nın yaptığı bir tanım değişikliği değil aynı zamanda yeni sürece ilişkin tehdidin kaynağına yönelik bir durum saptamasıydı!

ABD, bölge politikalarını TSK’yı “ikna etmeden” hayata geçiremeyeceğinin farkında… TSK’yı sindirmenin en kritik mevzilerinden biri de Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bayrak dikmek!

Süreç daha da hızlanacak…


Mehmet Ali Güller
Odatv.com